|
9-10/12/2006 Karabük-Zonguldak rafting keşif. Yazan Çizensitede yayımlayan Hüsniye Mıhçı , Foto Hüsniye Mıhçı
|
|
Her şey cuma günü babamın beni zorla geziye götürmesiyle başladı. O gün çok üzgündüm çünkü işe yaramayan ama köküne kadar sapasağlam 20’lik dişimin tekini kaybetmiştim. Hiç bir yere gitmek istemiyordum. Babam sürekli trekistten bahsediyordu ve “gidersek süper olacak” diyordu. O sırada “can dostumuz Atilla Abi” arayıp bizimle birlikte geziye gelmek istediğini söyleyince biz de zaten dünden razıymışız gibi hiç düşünmeden hazırlanmaya başladık. Taksime vardığımızda saat 9.30 du. Bir süre AKM’nin önündeki kavşağı izledim, arabalar, insanlar değişiyordu sürekli, ortam her saniye başka bir kişilik kazanıyordu bu şekilde bir saat çevreyi izledikten sonra, Taksim turu atmaya karar verdim. Dönüşte Atilla Abi ve babamı AKM’nin önünde o kalabalığa bakarak kanyak içerken buldum. Tabi herkesin kalabalığın enerjisine tepkisi başkaydı. Her neyse sarıldık konuştuk AKM’nin önünde bizi bekleyen şöförümüze saat 11’de bir şekilde ulaşmayı başardık. İlk gezi yolcuları olarak arabaya bindik ve karşıdan herkesi tek tek yollardan toplamaya başladık. Herkes hevesle biniyordu arabaya ortamın coşkusu her gelenle daha da coşkulanıyordu. Her kafadan bir ses çıkıyordu, arabaya ilk binen İbrahim ve Serap oldu, İbrahim bizimle tanıştıktan bir süre sonra, Atilla Abiye dönüp ben sizi bir yerden çıkarıcam ama durun söylemeyin ben sizi Ordu’daki 29 Ekim etkinliğinden hatırlıyorum demez mi? Bu şeklide aslında hiçbirimizin birbirimizden uzak insanlar olmadığını kavrayarak huzurla yola devam ediyor bir yandan da kanyakları çarpıştırıyorduk. Aksel arabaya “ben geç kalmadım be!” diyerekten binerken, arka dörtlüde bir taciz olayı hüküm sürüyordu, kadın kılıklı bir ses arkadan ”ay yapmayın beni harcamayııın” diye bağırdı 1.90 boyundaki iri yarı Bahadır. Can ve Hatice de otobüsümüze bindiğinde onların da benim gibi yabancı olduğunu anlayınca nedense rahatladım böylece dikkatlerin bir bölümü onların da üzerine kayıyordu bu çılgın gurupta. ve gözümün kaldığı Atilla Abi’nin dağıttığı votka vişne bardaklarıydı. İçki bana yasaktı malum yutamadığım ve bütün yol boyunca yutmak için sızlandığım başımın belası antibiyotikleri kullanıyordum. Atilla Abi bardağı uzatıp “al bi kereden bi şey olmaz” derken babam Atilla abinin elini itip “günahtır yapma” diyordu. O sırada arabesk müzik son ses verildiğinde, Yılmaz bu işe el koydu ve “arkadaşlar aramızda yeni katılan arkadaşlar var yanlış tanınıyoruz” diyerekten Can ve Hatice’ye durumu izaha girişti. Onlarsa aslında biraz şaşkın ama hallerinden memnun bir şekilde rahatsız olmadıkları söylüyorlardı. Bu şekilde şamata muhabbet kahkaha içinde geçen yolculuğumuzun ilk molası “çiiiiiiiiş” sesiyle Aksel’in uyarması sonucu bir yerde durduk. Dişim sızım sızım sızlıyor çenem yerinden oynatılmış gibi ağrıyordu ve kan kaybediyordum ama “ölümüne kankayız” düşüncesi yavaş yavaş beni de esir alıyordu. Evde olsam “dişiiim” diye sızlanırdım diye düşünüyordum ama burda olanlar karşısında “ağzım açık aklım kayıp” şeklinde etrafı izleyip duruyordum. Aşırı kan kaybı ve stres nedeniyle yavaş yavaş sızmaya başlamıştım ama otobüs hiç sızmadı, sesleri hoş bir uğultu içinde kayboldu ve ninni gibi geldi. Ta ki her yer sessizliğe gömülüp otobüste bir yerden tek bir horlama sesi gelene kadar güzeldi her şey. Uyandığımda ortalık alacakaranlık ve çok soğuktu. Kafam camdan dışarı kısık gözlerle baktığımda bir meydanda durduğumuzu fark ettim. Yanımda kimse yoktu, arkada Aksel ve Funda ve önde Şöför Beyimiz uyuyordu. Ben birden uyurken kulağıma çalınan, ama o sırada kalkmak için çok çaba sarf edipte bir türlü uyanamadığım anı hatırladım. “Abi burda bir yerde çok güzel böyle teryağlı kaşarlı simit yapıyorlar harika hadi gidelim” ve herkesin tek tek muhabbet içinde yola koyulduğu anı hayal meyal hatırladım ve çıldırmış gibi birden ayağa kalktım. “Babam bana bunu nasıl yapar” diye düşünüyordum bir yandan. Karşıdaki fırını görünce içim rahatladı orda olabileceklerini düşündüm ama şöför bana onlar aşağı gittiler bulamazsın dedi, daha da sinir oldum kapıyı açmasını söyedim sokağa doğru hızlı bir iki adım attım ama birden her şeyi unuttum çünkü burası başka bir yerdi burası herhangi bir ihtiyaç molası verme yeri değildi. Burası sabah ışığıyla tam karşımda ocağını yeni yakmış görkemli hamam tam arkamdaki sokakta müthiş eski ahşap evleriyle , insanı kendini 13. yy da yaşadığını hissettiren bir atmosferi olan bir meydandı. 360 derece dönerek yavaş yavaş etrafıma bakındım ve orda çakıldım kaldım bir süre. Güneş yeni doğmak üzreydi yukarıda bir evde bir ışık yanıyordu, bastonlu bir dede yine bastonlu olan bir arkadaşına heycanla sabahın beşinde birşeyler anlatıyordu. Burası Safranbolu’ydu bir süre dinledim safranboluyu, elimi ağzıma götürdüm yutkundum çenem bile şaşırmış acıya tepki vermiyordu artık. Derken bir süre daha otobüsün içinde bekledim bu sırada karşıdaki Safrantat lokumcusunda bizimkileri gördüm içeri girdim çay ısmarladık, herkes tek tek dökülmeye başladı bi süre muhabbet ettik ve tereyağlı simit ve yanında çorba konuşuldu. Karınları tok mutlu mesut gittikleri yerden muhabet ederek dönüyorlardı babam ve Atilla Abi, onlara kızdım “nasıl yaptınız bana bunu haiiinleeer” dedim. Ama nafile olan olmuştu. Her neyse, çay içtiğimiz yerde insanlar bir yandan lokum alıyorlardı, küçük minyatürler ve çeşitli süs eşyaları çeşitli lokumlar vardı içeride. Bir küçük lokum da tadımlık ben attım ağzıma harika fıstıklı...Bu şekilde tatlı tatlı konuşurken otobüse binme vakti geldi, daha sonra konuşmalarda Aksel’in “hamam”a çocuk niyetine ... abiyi soktuğunu öğrendim. Etrafta kadınlar kaçışmış onu görünce Aksel görevliye girerken “bi bakabilirmiyiz ama yanımızda erkek çocuk var ” demiş, görevli de “ne kadar büyük demiş” Aksel “eh biraz” diye karşılık vermiş. Hehalde görevli bu “eh” i o kadar hafife almamış !!! Safranbolu’da bir şey moralimizi bozdu hava çok isliydi ve burda insanların bu şekilde yaşamasına şaşırdık. Safranbolu’yu izlemek için çıktığımız -yatırın olduğu yerden- yükseklikten baktığımda bu harika atmosferi, ortamı, kötü uzaylılar gelmiş de her tarafı kara ise bulamış gibi göründü gözüme, bunu yapan güçler kötü uzaylılardan daha kötüdür heralde, kendi insanlarına bu tür kötülüğü yaptıklarına göre... Bu güzelliği gölgeleyen bu is nedeniyle Safranbolu’dan aslında biraz içim buruk ayrıldım. Ama bir yandan da İstanbul’un da çok da farksız olmadığı aklıma geldi. Zehirleniyorduk, bu uzaylılar bizi zehirliyorlardı. Her ne ise Yenice’ye doğru yola koyulduğumuzda gezinin asıl amacı olan keşif turlarına da başlamış olduk böylece. Nehir kenarından seyreden yolda ara ara durup nehrin debisini izliyorduk, “işte burda biz taşırız botu, ulen bu ne burda kurbağalar bile yüzmez...” ilerledikçe debi düzgünleşti, bize kızdı herhalde, biraz daha hareketlendi vahşiliğini nisan-mayıs aylarına sakladığını, intikamını o zaman alacağının mesajlarını verdi bize. Bu kızgın nehir intikamını 1998 selinde 6 katlı bir binanın çökmesine neden olmuş ve Yenice Kasabasını bir süre sulara boğmuştu. Yenice’ye vardığımızda biraz turladık merkezde pazar kurulmuştu, dikkatimizi çeken bir şeyse ülkemizin büyük ayıplarından biri olan kötü “Atatürk Heykelleri” nden birinin burda da olduğuydu. Yenice belediyesine doğru giderken bir kasetçi ilgimizi çekti, camına bir sürü kaset monte etmişti çoğu bilinmedik “sanatçılar”dı ama bir tanesi var ki bizi çok etkiledi kasetin adı olan şarkının ismi “Deh Deyin Kızlar” dı. Bi süre birbirmize bu şekilde laf attık. Yenice Belediyesi’ne geldik içerde bir süre oturduk çay içtik, Aksel ve Celal heycanlı bir tavla müsabakasına giriştiler. Ben de Aksel’e güç vermek için kızlar arasında sloganımız olan “Deh Deyin Kızlar” ı bir kez daha tekrar ettim. Yenice belediyesinden bir abi bizi kasabada gezdirdi, burda ne tür etkinlikler yaptıklarını ve yapacaklarını anlattı. Takip ettiğimiz ince uzun bir park vardı, bu parkta değişik hayvanların heykelleri vardı; kaplumbağa, kuzu, kurt, kafasını ağaca geçirmiş bir zürafa, kartal...çok ilginç bir parktı çünkü biz bu parkı takip ederek kasabayı gezdik geri dönüş de bu parkın bir diğer yakasından aynı yolu takip ederek oldu. Yenice belediyesine tekrar döndümüzde dışarıya bizim için masa ve sandalye atılmış olduğunu gördük, Yenice Belediye Başkanı gelmişti. Oturduk kış güneşine doğru salıverdik kendimizi konuştuk başkanla. Başkan Bey Yenice ile ilgili kitapçıklar dağıttı. Daha sonra rehberimiz eşliğinde şeker kanyonuna gitmek üzere yola çıktık. Kanyona vardığımızda kayaların heybetli görünüşü karşısında büyülenmiştik. Yaklaşık bir saat kadar kanyonda gezdik, kanyon çeşmesinden su içtik, fotoğraf çektik, yosun tutmuş bir kayadan damla damla akan suyu izledik. Doğa bize tüm nazikliğini ve misafirperverliğini sunuyor tek tek hünerini sergiliyordu. Yola koyulduğumuzda saat 13.00 civarıydı ve biz epey acıkmıştık, rehberimiz bizi sanayideki lokantaya götürdü. Giderken selde altı katlı binanın nasıl da bir anda çöktüğünü anlatırken bir yandan kızgın bir yandan üzgün sert bir ses tonuna sahipti. Yenice’nin gelişebilmesi için belki bir yüksek okula ihtiyacı olduğunu söylediğimizde ise, bu düşünceyi onaylamadığını, kendilerini ispatlamaları için iş gücüne ihtiyaç olduğunu ancak tarım ürünlerinin para etmediği için kimsenin ilgilenmediğini anlatıyordu bir yandan. Eh! bir el uzatan olsa bu sessiz cennet turistik bir yer olabilir insanlar buraya bu zenginlikten faydalanmak için gelebilirdi. Kimsenin el uzatmamasının daha iyiydi olduğunu düşündüm. Kimse gelmesindi dokunmasındı buralara. Sanayiye geldiğimizde iki tane büyük sanayi binasını gördük ama sanayiden gelmesi beklenen ses yoktu orda ne bir kalabalık ne kaos, çok sevdiğim eski kamyonlar bir kaç traktör ve araba...Hemen sanayinin yanındaki lokantada bizi içeri buyur ettiler önce yemeklere şöyle bir baktık. En sevdiğim ıspanak hemen orda dikkatimi çekti ve yanına vazgeçilmezi yoğurt, diğerlerine göz ucuyla bile bakmadım baktıysam da hatırlamıyorum. Köy ıspanağının ve yoğurdunun tadı hala damağımda. Dışarıda hala süregelen bahar havasının tatlı güneşiyle yedik yemeğimizi. Bizikletli çocuklar vardı etrafta Hatice’ye şu bizikletliler bana bir tur verse ya da ben şu seleye atlasam gezsem biraz şuralarda derken buldum kendimi, doğadan ayrılasım gelmemişti. Saat 15’i gösterirken biz yoldaydık. Filyos kalesine çıkmaya karar verdik. Bu sırada denizin göründüğünü fark ettik yaklaşık 3 aydır göremediğim karadenizi tekrar görme şansım vardı harikaydı. Kaleye çıktığımızda müthiş bir manzarayla karşılaştık, güneş denizin üzerinde bizi karşılamıştı görkemli bir uçurum kenarına yapılmış kale surlarına çıktık ve surun en ucunda Aksel, Banu, Bahadır, Serap hep beraber oturduk, o sırada Banu termosundaki sıcacık kahvesini bizimle paylaştı. İçimize bir burukluk düştü önce sonra muhabbetin ve manzaranın seyrine daldık bir süre. Ben nedense böyle görkemli yerlere bakmaktan korkarım, kendimi garip hissederim. Dünyanın ne kadar görkemli ve umarsız olduğunu görmek beni rahatsız eder nedense kaçmak isterim bakamam çoğunlukla gösterişli doğayı “anlayamamak” tan korkarım. Kalenin etrafında turladıktan sonra yola koyulduk. Akşam altı gibi Zonguldak’daydık. Zonguldak mağden işçileri heykelinin hemen yanında işlek bir caddeye park ettik. Ordan gruptan birkaç kişi alışveriş için markete gttiler. Kimimiz arabanın önünde bekledik, esnaftan birinin davetiyle çay içmeye gittik. İçki zulalarını hazırladık. Bu sırada Zonguldak halkının samimiyeti dikkatimizi çekti. Her el attığımız insan bize sonuna kadar hatta fazlasıyla yardım ediyordu. Gelen geçen insanların bakışalrında yüzlerinde büyük şehirde göremediğim doğallık ve huzur vardı. Bunu özlemiştim ve bu işlek caddedeki doğal insanları seyre koyuldum. Mağden işçileri heykelinin fotoğrafını çektik babamla. Daha sonra Can’la konuştuğumuzda Can “ilk defa şehiriçindeki bir heykelin bu kadar iyi olduğunu gördüm” dedi ben de herhalde mağdencilik bu insanların hayatlarının gerçekten bir parçası olduğu için bu heykelin de bu kadar iyi olabaileceğini söyledim. Gerçekten insanların gözleri konuşuyordu, yürekleri atıyordu burda, biraz hüzün de olsa bu işin içinde bu iyi bir şeydi. Yola çıktığımızda artık hava kararmıştı, kamp alanını bulmak için şehir içinde bir kaç tur attık ve karışık dar yollu Zonguldak’ın tepelerine doğru çıkmaya başladık. Bu şehrin merdivenleri çok ünlüymüş madeninin yanında. Şehir merkezi düz alan azlığından dolayı tepelere doğru yayılıyordu ve bu görüntü özelllikle akşamları, ilginç bir güzellik sunuyordu tepeden bakan evlere. Yukarı ormana doğru çıktıkça üşüyor ve biraz da tedirgin oluyorduk. Akşam olmuştu, çadırlarımız kurulacaktı ve açtık, bunun yanında kamp yolunun doğru yol olup olmadığından emin de değildik. Sonunda zifiri karanlıkta bir tabela göründü gözümüze, dağ evindeki bekçiyle konuştuk bir süre kamp için nerenin uygun olduğuyla ilgili ve ne gibi özellikleri olduğunu anlayamadığım ancak ateş yanınca fark ettiğim bir yerde durup kamp kurduk. Çadırlar açıldı, uyku tulumları serildi, ateş yakıldı. Gece yuvası dağılmış karıncalar gibi hızlı ve kendimizden emindik. Atilla Abi ile çadır kurarken babam kendi çadırını kurup benimkini “senin kini de sonra kurarız kızım” deyip evde hazırladığımız erzaklara doğru koştu, Atilla Abi ye ışık tutuyor çadırın son işlemlerini tamamlamasını bekliordum. O sırada gözüme Hüsniye’nin otobüste giyindiğini fark ettim. Hemen koştum, Aksel de geldi o sırada bi yandan giyiniyor bi yandan da gülüyorduk halimize. Ateşin yanına gittiğimde iyice büyümüş etrafı ısıtmaya başlamıştı, hemen ısındım kendime geldim, bir yandan yemek yapılıyordu aceleyle domatesler soyuluyor, bulgur pişiriliyor, et sote ediliyordu. Ateş ışığında yemek pişmesini seyretmek ayrı bir zevkti. Yemeğin pişmesine az kalmışken Yılmaz geldi ve “arkadaşlar en az 5 kişi lazım madene iniyoruz 15 dk içinde hazır olun” dedi. Deli gibi acıkmış bizler önce şaşırdık sesimiz soluğumuz çıkmadı sonra filmelerdeki gibi herkes tek tek birbirinden cesaret alarak ben de geliyorum ben de...diyerekten 11 kişi yola çıkmaya karar verdik. Açlık unutulmuş bir anda iliklerimizi madene inmenin heyecanı sarmıştı. Toparlandık kasklarımızı başımıza taktık ve yola koyulduk. Yayla mahallesine gitmemiz gerekiyordu, benzin istasyonunda orayı aradığımızı gören bir genç bizi arabasını takip etmemizi işaret etti. Mahalle sapağına geldiğimizde bize yolu güzelce tarif etti. Şöförümüzün koluna dokunarak “hadi kolay gelsin abicim” dedi. Yayla Camii’den bizi mağdene götürecek görevli abimizi aldık. Eksal Bey bize ,bu etkinliği yapmamızda büyük katkısı olan kişi, yoğunluğundan dolayı gelemeyeceğini belirtti. Yola koyulduğumuzda Madenci Abi’nin aslında bizim için tek izin günü olan bu günde de madene bizim için indiğini öğrendik ve içimiz buruldu ama “ben sizi oraya indirecem önemli değil” diyordu. Bir yandan da şaşkınlıkla karışık muzip bir gülme vardı suratında, madenlerde görmüş geçirmişliğin üzerinde yarattığı ayrı bir soğukkanlılıkla bize madencilik hayatını anlatmaya başladı. Aslında kendisi de mağden damarlarına hiç inmemişti bu zamana kadar siz de oraya kadar inemezsiniz dedi. 700 metreye kadar iniyordu bu ocak biz ancak 400 metreye kadar inebilirdik, asansörle 1 dakikada 400 metre inecektik. Saniyede ise 9 metre. “Biz günün 8 saati hiç çıkmadan aşağıdayız, alıştık tabi artık” sözleri düşerken ağzından bu işin hayatla kumar oynamak olduğunu da söylüyordu gözleri. “ Yapacak bir şey yok buranın köylüleri herkes bu işe bel bağlamış madenden başka çalışacak yer yok”. Sonunda maden ocağının bulunduğu yere gelebildik. Raylardan geçtik ve rayların artık görevini tamamladığı asansör kapısın önüne dayandık. Burası “Çatalazı 2. nolu kuyu” ydu ince uzun bir binaydı, aydınlatma sisitemi çok enteresandı. Alacakaranlıkta bir kaç tane beyaz ışık ve o beyaz ışığı binanın içindeki asansör boşluğu emiyordu. Madencilerle bir anlamda kader birliği yapmak için inmek istediğimiz madenin asansöründen bir türlü içeri alınmıyorduk. Görevliler içerde yani yerin altında çok büyük tehlike olduğunu eğer asansörde kalırsak Almanya’dan teknisyenlerin gelmesiyle ancak kurtulabileceğimizi söylüyorlardı. Bir yandan da aslında hiç bir teklikesi olmadığını kendilerinin dakka başı inip çıktıklarını ancak bir şey olduğu taktirde bu işin çok büyük sorumluluk gerektirdiğini söylüyorlardı. Konuştuk, tartıştık anlaştık her kafadan bir ses çıktı en sonunda her kafa tek sesle aşağı inebileceğimizi söyledi. Bunun bir izin işi olduğunu eğer burda mühendis olsaydı hemen izin alıp inebileceğimizi söylediler. Ancak inatçı bir bekçi ısrarla aşağı inemeyeceğimizi söyledi. Bu sefer madenciler arasında bir tartışmadır yürüdü. Hepsi bu bekçiye kızdı ancak bekçi Nuh dedi Peygamber demedi. Bizi buraya getiren Madenci Abimiz çok üzüldü, mağdenciler bir yandan diğer mağdene gidin orda sizi içeri alırlar dediler ama biz istemedik. Zaten Madenci Abimizin de gururunu incitmek istemedik, çünkü “ben bunca yıl çalıştığım maden de sizi indiremez de diğerine götürürsem üzülürüm” gibi şeyler söyledi. Biz de bunu dikkae aldık ve herkese çok teşekkür ettik ve ayrıldık oradan. Ancak belki de gezinin en önemli kısmı olan bu bölümde içime garip bir his oturdu. Orada madencilerle birlikte aynı duyguları aynı hisleri paylaşmak onlarla aynı ortamı solumak çok farklıydı ve açıkçası içime çok oturdu. Otobüste giderken Madenci Abimizi bir yandan soru yağmuruna tutuyorduk. Madencilerin enerjisi bizim içimize oturmuştu. Aslında o kadar naiflerdi ki. Ölümle burun buruna yaşamak onlara normal insanların elde edemeyecekleri türden bir hayata bakış açısı kazandırmıştı onlara. Bu gözlerinden okunuyordu ve bu durum hepimizi çok etkilemişti. Sessizce yola koyulduğumuzda Madenci Abimiz bizim bu sessizliğimizden neler düşündüğümüzü anlamış olacak başladı anlatmaya; “ 1998’de göçük olduğuda 250 ye yakın kişi hayatını kaybetti. İndiler ve bir aha dönemediler. Bunlardan çoğu izinlerini yapmış gelmiş çalışkan insanlardı, o gün iş günü olan ama aralarında kaytaranlar da oldu. Bunlardan biri de bendim o gün girmek istemedim hatta mağdenden asla emekli olamayacak çok tembel bir arkadaşı o gün atılmasını önlemek için zorla madene gönderdim. Aşağı indiler ve bir daha ölülerini bile göremedik. Bu olaydan sonra üç ay kendime gelemedim. Bu çalışanlardan kimilerinin emekliliklerine 2-3 ayı ya da 1-2 yılı kalmıştı. Hele benim de orda bulunmam gerekirken orda olmamam beni daha çok etkiledi. Ama gönderdiğim zorla gönderdiğim o kişi için çok fazla üzülmedim, bir sürü çoluk çocuğu vardı bakıma muhtaç ancak onun emekli olup da eve para götürmesi çok zordu. En azından ölünce ailesi aldığı tazminat ve emeklilik maaşıyla kendilerini topalradılar. Bunun yanında bu mağdencilerin eşleri ailenin içindeki erkeklerle evlendirildi. Çok kızdık bu ailelere siz nasıl bunu yaparsınız kardeşlerle evlendirirsiniz dedik. Ancak durum dışarıdan görüldüğü gibi değildi. Yine çok kızdığımız bir günde biri bunun nedenini bize açıkladı. Ölen kişiler o zaman 80 milyar lira tazminat alıyorlardı ve de emekli maaşı da veriliyordu. Gelinler başkalarıyla evlenip bu parayı çar çur ediyordu. Aileler zaten bunca zaman eziyet çekmiş fakir insanlardı ve de oğullarını kaybetmişlerdi, bu para bir yandan onların da hakkıydı. 250 kişi birden ölünce bu gelinlerin etrafında para peşinde bir sürü adam dolaşıyordu. Bu şekilde paraları yiyen çok kişi oldu. Aileler hem oğullarını yitirmiş hem de torunlarını ve oğlunun hakkı olan bu parayı başkalarına yedirmek istemediler. Bu insanlar fakir ve maden yüzünden çok çekmiş insanlar. Ailenin her ferti mecbur orda çalışmak zorunda. Bu nedenle neden bir diğer oğlumuz da bu işin içine girip perişan olsun demişler ve bu şeklide evlenmeler olmuş. Düşündüm ve onlara da hak verdim. Burada söylenecek bir söz yok bu insanların parasını da aile dışından kimsenin yemeye hakkı yok.” Sözler dökülükçe ağzından işin sadece mağdene inmekle bitmediğini ortada toplumsal bir dramın var olduğunu anlıyorduk. Tüm bu sıkıntının içinde bu insanlar için belki madene inmek daha kolaydı. İçimiz burulmuştu aramızda konuşurken madene inememenin üzüntüsünü unutmuş iyi ki bu insanları gördük ve onlarla aynı ortamı soluduk diyorduk. Gerçekten 1-2 saat içinde bu insanlar bize çok büyük hayat dersi vermişlerdi. Madenci abimizi aldığımız yere bırakırken bizi madene sokamadığı için ne kadar çok mahcup olduğunu söyledi. Onu bıraktık ve tam gaz kamp alanına sessiz sessiz döndük. Açlığımızı unutmuştuk, döndüğümüzde saatgece 11-12 sularıydı. Ateşi daha da harlanmış bulduk ısındık, yemek yedik, ateş başı muhabettine başladık. Kocaman ateşin etrafında toplanıp çerezlerimizle içkilerimizle ağzımıza ne takıldıysa söyledik. Banu bize közde çay yaptı ve elleriyle ateşin içinden çıplak elle aldı o çaydanlığı, inanamadık. Saat 2 ye kadar böyle güle eylene takıldık. Babam çadırımı kurmadığı için ve kızlarla daha önceden birlikte dört kişi yatarız diye konuştuğumuz için Banu, Ben, Hüsniye, Aksel çadıra bir güzel dizildik. Çadıra girdiğimde Banu ve Hüsniye çoktan uyumuştu sesizce matımı yerleştirdim olduğu gibi üstümle uyku tulumunun içine girdim. Yorulduğumu ve dişimin biraz sızladığını o zaman anladım. Daha sonra Aksel geldi, o da köşeye yattığınca küçücük çadırın içinde dört kurtçuk dizilmiştik. Evet uyku tulumları bizi birden uyuyan dört sevimli kurtçuğa dönüştürmüştü. Sabaha karşı uyandığımda sıkıştığımı hissettim, Banu hava yatağından düşmüş yanıma yatmıştı, ama meğer düşmemişmiş çok üşümüş ve yanımıza sokulmuş. Bir şey daha dikkatimi çekti Hüsniye’nin uyku tulumunun üstünde damlacıklar oluşmuş benimkindeyse kırağı oluşmuştu “her zaman üşürüm ama etrafıma böyle soğukluk yaydığımı düşünmemiştim demek ki bende lanetli bir durum var” diye düşündüm. Hüsniye ve Aksel hala uyuyorlardı ben uyanınca onlarda uyandı, çadır içinde küçük bir muhabbet çevirdik ve ben çoktan kalkmış olan kamp ahalisinin yanına doğru yaklaştım, bu arada ormancılar motorlu hızarlarıyla ağaç kesiliyordu ve bu ses tüm gün devam etti. Babam ben kalkmadan önce “aman bu ormancılar kızımı uyandıracak” diye çok korkmuş. Ateş hala yanıyordu, hava çok güzeldi, ateş başı muhabbeti sabah da bu şekilde devam ediyordu. Mis gibi orman havasını ve ateşi kendine has sıcaklığını doğanın rengini içime çekiyor bir yandan da muhabbetten geri kalmamaya çalışıyordum. Domatesler doğrandı, sofra el birliğiyle hazırlandı ve harika bir orman kahvaltısı yaptık. Çadırları toplamaya koyulduk, güzelce toplandık eşyalarımızı yerleştirdik. Bu arada kampın içindeki “çocuklara” ayrılmış kısımda da tahtıravalliye ve salıncağa binmeyi de ihmal etmedik. Her şey hazırdı ve Gökdere Mağrasına doğru yola koyulduk. Gökdere Mağrasında insanların yürüyebileceği yaklaşık 2 km bir yol yapılmıştı. Mağranın sonuna geldiğimizde mağra hala devam ediyordu ama yol bitmişti. Ordaki bir bayan bunun diğer mağrayla birleştiğini anlattı bize. Bayan ayrıca bu mağara ilk yapıldığında buralardan sarkıt ve dikitlerden geçilmediğini ve zamanla insanların bu sarkıtları-dikitleri hatıra olsun diye kopardıklarını söyledi, tabi mağara yapılırken de mağaranın doğal güzelliğine zarar verilmişti. Hemen aramızda bir tartışma koptu bu tür yerlere insanlar sokulmalı mı yoksa sadece sertifikalı kişiler mi sokulmalı? diye. Çoğumuz bu güzelliklere zarar gelmesin bilinçli insanlar sokulsun dedik ama tabi bu tip yerler yapılırken de çok zarar gördüğü için yapanları da kınadık bir yandan. Mağaradan çıkışındaki yerde biraz dinlendik çay içtik tost yedik ve yola koyulduk. Son durağımız bastonlarıyla ünlü “Devrek” idi. Devrek’te bastoncuların bulunduğu küçük pasajda dolandık. Harika eserler vardı, kimi dükkanında baston yapımına devam ediyor kimi bastonların hikayelerini anlatıyordu, el emekleri konuşuyordu, bastonlarımızı aldık yolumuza koyulduk. Akşam olmuştu ve gezinin sonlarına yaklaşıyorduk artık. Yemek yemek için bir yerde durduk harika yemekler vardı özellikle yoğurduna ve mantısına bayıldık. Yolculuk boyunca tabi muhabbetimiz ve keyfimiz hep sürdü. Kimimiz “Hannah’ın NAH’ı” nı konuşuyor kimimiz gizli kamera çekimleri yapıyor, kimimiz bir daha ne zaman buluşacağımızı soruyordu. Doyamamıştık gezmeye ve birbirimize. O gece dönüşte, çok gezenin bir şekilde dönüşüm yaşadığı kanaatinedeydim. Bu fizyolojik değil de psikolojik bir dönüşüm. Dönerken herkesin de susup düşündüğü bir sırada ben kafamdan şunları tekrarlıyordum “çok okuyan yaratır, çok gezen çoğalır” gezdik, gördük, tanıştık, kaynaştık çoğaldık...ve yazmayı unuttuğum daha bir çok anı için arkadaşlarımdan özür diliyorum. Sevgilerimle.... Zeliha Selin Sarıyar
|