| Aktivite | Yer | Tarih | Rapor | Foto | Clip |
| Kaçkarlar | Rize | 23-09-2008 | Vildan Eskicioğlu | Hasan-Ebru |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
|---|---|---|---|
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
Bir Karadenizli evini kuracağı zaman müstakbel komşusunun evinin yanına gider ve ileriye kurşun atarmış. Kurşun nereye düşerse oraya kurarmış evini. Oraya kurarmış ki hiddetlendiğinde komşusunun canına kastetmesin. Evlerinin yeri Karadeniz insanının öfkesini, horonları dik yokuşların arasına sıkışmış dar vadilerini, türküleri geçmişlerini ve özlemlerini anlatır. Ama Karadeniz'i ve Kaçkarlar'ı tam olarak anlatamaz hiçbiri. Bulut denizleriyle örtülmüş yeşil yamaçları, Fırtına deresinin çağıltısını, ince bir kalemle çizilmiş hissi veren soğuk akarsularını anlatmaya gücü yetmez. Cuma. Yolculuk, hayaller, heyecan, merak. Cuma akşamı kafamızdaki iş, güç ve havuz problemleri yerini hayallere bırakmış olarak otobüs yolculuğumuza başladık. Cumartesi. Karalahana, Sümela, yol, Çat düzü. 16 saatlik bir yolculuktan sonra sonunda Trabzon'a vardık. Bizi bekleyen araçlarımıza önce valizlerimizi sonra kendimizi yerleştirdikten sonra Sümela Manastırı'na doğru yola çıktık. Oldukça iştahlı olan grubumuzun karnını doyurmak için de yol üstünde yöresel yemekler yapan bir lokantada mola verdik. Karadeniz Bölgesine özgü karalahana çorbası ve dolması, mısır çorbası, muhlama, kuymak gibi yemekleri afiyetle yiyip yolumuza devam ettik. Sümela Manastırı'na vardığımızda manastırın tarihiyle ilgili biraz bilgi alıp, restorasyon nedeniyle büyük kısmı kapalı olsa da, görebildiğimiz kadarıyla duvar ve tavanları süsleyen freskleri ve çam ormanı manzarasını seyre koyulduk. Üzülerek söylemeliyim ki ülkemizde tarihi eserlere çok hoyrat davranılıyor. Biz süslemelerin flaşlı resmini bile çekmek istemezken bazı insanların fresklerin üzerine isimlerini kazımış olduğunu görmek içimi acıttı. Tarihte bir iz bırakmak istiyorsak bunu kendi yaptığımız işlerle yapmak gerek, başkalarının yaptıklarını bozarak değil. Kendi tarih zenginliğini korumaktan aciz bir ulus olmaktan vazgeçmeliyiz artık. Sümela manastırını, bu düşüncelerle, aşağıya doğru uzanan yaklaşık 300 m lik yolu takip ederek geride bıraktık. Aşağıya indiğimizde birer çay içip soluklandık. Çayımızı içerken de o yörede yaşayan kişilerin sıcak ilgileriyle karşılaştık. Fırsattan istifade yol boyunca gördüğümüz evlerin neden birbirinden bu kadar uzak kurulduğunu sorup öğrendim ben de. Artık yola çıkma vakti gelmişti. Yol yorgunluğumuzu atmak için bir an önce pansiyonumuza yerleşmek istiyorduk. Ama her güzel şeyin bir bedeli vardı. Ve Çat Düzü'ndeki pansiyonumuza ulaşmak için de oldukça kötü bir yolda saatlerce gitmek gerekiyordu. Artık karanlık da bastığından etrafımızı görmeden, bazen bir dere sesi, bazen bir yaprak hışırtısı, arada bir de kafasını çarpan birilerinin sesini dinleyerek uzunca bir yol gittik. Ama sonunda pansiyona vardığımızda değdiğini gördük. Hatta bu güzelliğin bozulmaması için bu yolların hiç yapılmamasını diledik. Pazar. Elevit, Trovit, Karmik, Tulum, Kahve falı. Gerçek anlamda Kaçkarlar'ı yaşamaya başladığımız ilk gün. Sabah erken saatte uykumuzu almış olarak kalktık. Zaten nasıl oluyorsa insan burada azıcık uykuyla dinlenmiş hissediyor kendini. Gündüz gözüyle iyice bir görme fırsatımız oldu pansiyonumuz Toşi'yi. Fırtına Deresi'nin (Çat'tan geçtiği için bu kısmına Çat deresi de diyorlar.) yanıbaşına kurulmuş, sağı orman solu orman şirin mi şirin bu mekanda insan huzurun ne demek olduğunu anlıyor. Kahvaltımızı edip araçlarımızla yola koyulduk. 7km ötedeki Elevit Yaylası'nı geçip 14 km mesafede ve 2350m yükseklikteki Trovit Yaylası'na çıktık. Yol boyunca da pansiyon sahibimiz ve rehberimiz Cüneyt Abi'den yöreyle ilgili bilgiler aldık. Yayla isimlerini sık sık karıştırdık. "Burası Polavit miydi? Yok burası Trovit. Trevit miydi? Yoksa Trovit mi?" Bir süre sonra aklımızda kalması için kendimizce benzetmeler bulmaya başladık. Trovit Yaylası'na araçla ulaştıktan sonra Karmik Yaylası ve 2600m yükseklikteki Karmik gölüne doğru bizi uzun bir yürüyüş bekliyordu. Yürüyüş sırasında nesli tükenmekte olan Beyaz Kumar adında balı çok değerli bitkiler gördük ve yöre halkının mehov adını verdiği bir çeşit çalı meyvesinin tadına baktık. Yılmaz'la ben Karmik gölüne çıkış sırasında aklımızca uyanıklık edip kestirme yapalım dedik ama tam tersine yolu uzatmamız yetmezmiş gibi bir de üstüne üstlük daha dik bir yokuş tırmanmış olduk. Polyanna gibi "olsun, antreman oldu" şeklinde züğürt tesellisi arasak da bundan sonra kestirmelere biraz daha temkinli yaklaştık. Karmik gölüne vardığımızda Sevda, Soner, Ömer ve Ali göle girdiler. Sevda'nın Karmik Gölü'nü Büyük Deniz Gölü sanıp da girdiğini sonradan öğrendik. Neyse ki daha sonraki günlerde muradına erdi. Son derece berrak olan göl suyu çekici olduğu kadar soğuktu da. Ali'nin gölden çıkıp da Sevda'yı kendi havlusunu kullanırken görünce ısınmak için bir koşuşu vardı ki gölün soğuğunu kelimelerden daha iyi anlatır. Arkadaşlarımızı cesaret ve dirençlerinden dolayı tebrik ederim. Manzaranın iyice bir tadını çıkarıp bu sefer rehberin izinden J Toşi'ye dönüş yoluna koyulduk. Akşam yemeği sonrası bizi tulum sürprizi bekliyordu. Cüneyt Abi ve etrafındakiler bize Tulum eşliğinde Karadeniz türküleri dinlettikten sonra tembelliğimizden sıkıldılar ve bizi horona kaldırdılar. En başta beceriksizce adımlar atsak da sonra kaptık biz bu horon işini di mi Cüneyt Abi? Gecenin ilerleyen saatlerinde grubumuzun hamaratı Sevda'nın kahve yapması üzerine Geçkin ailesinin bütün üyelerinin, özellikle de Soner'in, fal yetenekleri ortaya çıktı. Bir ara işi iyice abartıp 2-3 fala birden bakmaya başladı. Ve bu falcılık yaftası tatil sonuna kadar üstünde kaldı. Arkadaşlar tutturuyorsa söyleyin ben de baktırayım. Boşluğuna gelip de Geçkin ailesine özenen Cüneyt Abi ise (kendisi aynı zamanda köy muhtarıdır) fotoğrafının çekilmesi üzerine siyasi kariyerinin zarar göreceğini düşünüp hemen elindeki kahve fincanını bıraktı. Fallar bittikten sonra grubumuzun üyeleri geleceğini öğrenmenin de huzuruyla odalarına çekildi. Pazartesi. Gito, Ambarlı, vargit, vargel. Çat Düzü'nden çıkıp 6 km aşağıya gidip sola dönüyorsunuz, Meydanköy'ü ve Demirkapı'yı geçip Gito yoluna çıkıyorsunuz. Her zaman ki gibi hoplaya zıplaya. Yolda "Ayı.Girmesi yasaktır" yazısını görüp eğleniyorsunuz. Ağustos horozu görüp şaşırıyorsunuz. Biz de yukarıdaki yolu izleyip önce akşam konaklayacağımız Gito Yaylasını şöyle kuşbakışı bir izledik. Daha sonra Ambarlı Yaylası'na çıkıp yürüyüşümüze başladık. Ambarlı Yaylası'ndan baktığımızda tepenin iki yanından iki ince dereciğin süzüldüğünü görüyorsunuz. Biz de bu derelerden sağdakini takip ederek yönümüzü önce 2850 m'deki Kuzu Gölü'ne, ardından da 3045 m'deki Balıklı Göl'e çevirdik. Arazi oldukça çarşaklı ve kayaç olduğundan zorlayıcı bir parkurdu. Ama tırmanış sırasında aldığınız buram buram kekik kokusu ve sudaki kekik tadı bütün bu zorluğu unutturuyor insana. Kuzu Gölü'ne vardığımızda önceki günkü tecrübelerinden sonra göle girenlerin sayısında azalma olduğunu fark ettik. Bu sefer sadece Soner ve Sevda göle girebildiler. Grubumuz Balıklı Göl'ün ardından dönüş yoluna geçerken Pınar ve yerel dağcılardan Asım Hoca zirve yapmaya karar verdiler ve 3400 m'ye kadar tırmandılar. Gito Yaylası'na dönüş yolunda muhteşem bir manzara bizi bekliyordu. Vadinin üzerine çöken sis adeta bir bulut denizini andırıyordu. Yemyeşil yamaçlar arasına yerleşmiş bu bulut denizinin fotoğraflarını çekmeye doyamadık. Sonunda Gito'ya yorgun argın vardığımızda bizi asık suratlı Serhan Abi karşıladı. Bizden önce Latife Abla ve Serap Abla da aynı tecrübeyi yaşamışlar. Latife Abla "bize yarım saat sonra hoş geldiniz dedi" diye gülerek anlattı tanışmalarını. Serhan Abi de "bakalım size ne zaman hoş geldiniz diyeceğim" deyince gülmeye başladılar. O gecemizi geçirdiğimiz Koçira'nın sahibi Serhan Abi ya da "Serhan Ağbisi" kendine has üslubuyla sizi karşılasa da sonra nasıl da dünya tatlısı bir insan olduğunu anlayıp yanından ayrılmak istemiyorsunuz. Pansiyonun her köşesini ince dokunuşlarla şekillendirmiş, zevkli, sıcak, sanki evinizdeymişsiniz gibi bir his vermiş ortama. Biz de gerçekten kendimizi evimizde hissettik. Hatta Sevda mutfağa çok yakıştı. Asım Hoca onu asistanlığından kovmasa gideceği yoktu. Serhan Abi'nin sohbetiyle hem keyifli zamanlar geçirip hem de yöreyle ilgili bilgiler aldık. Gito'nun adı "Kıt Ot"tan gelirmiş. Zamanında İpek Yolu'nu deniz yoluna bağladığından çok değerli bir noktaymış. Yol boyunca gördüğümüz sarı çiğdemler yaylada her an kar yağabileceğini anlattığından yörede onlara "vargit" derlermiş, beyaz çiğdemler ise baharı müjdelediğinden "vargel" adını almış. Serhan Abi'nin hazırladığı içinde yok yok çorbayı içip yemeklerimizi silip süpürdükten sonra bize karayemiş ikram edildi. Şömine ateşinin başında şaraplarımızı yudumladık. Serhan Abi bize kendi çektiği fotoğraflardan oluşan bir dia gösterisi yaptı. Bir ara dışarıya ateş başına geçip yıldızları izledik. Ben hayatımda hiç bu kadar çok yıldızı bir arada görmedim. Gece sohbet sabaha kadar devam ederdi aslında ama yorgunluk ağır bastı ve odalarımıza çekilip mis gibi yayla havasının da etkisiyle mışıl mışıl uyuduk. Salı. Böğürtlen, dağ çileği, mülteciler, amazon ormanları, Polavit Şelalesi. Koçira'dan ayrılmak istemedik aslında. Ama daha görülecek çok yer vardı. Araçlarımız bizi Gito'dan alıp yürüyüş parkurumuzun başında bıraktılar. İstikamet Polavit Şelalesiydi. Ama önce yol üzerinde toplanacak sürüsüyle böğürtlen ve dağ çileği vardı. Ayşe, Ali ve ben de gözümüzden bir tanesi bile kaçmasın diye elimizden geleni yapıp grubun oldukça gerisinde kaldık. Sıkça Hasan Abi'nin fırçasını yiyip adımlarımızı hızlandırmaya çalışsak da her seferinde ya bir böğürtlen ya da bir dağ çileğinin oyununa gelip yine geride kaldık. Neyseki ardımızdan araçla yola çıkmış olan Serhan Abi ve Asım Hoca imdadımıza yetişti. Aracın içine mülteciler gibi saklanıp-hatta ben bir ara Pınar'ın annesi Hatice Abla'nın topladığı çiçeklerin altına saklandım- Hasan Abi'nin gazabına uğramaktan kaçınarak grubun en önüne kadar araçla gittik, ya da kaçtık demek daha doğru olur sanırım. Ama nasıl olduysa yine de parkuru geride bitirdik. Sanırım irademize biraz daha hakim olmamız gerekiyor. Ama o dağ çilekleri de yenmez mi yahu? Sonunda akarsu kenarına vardığımızda Cüneyt Abi, Yılmaz ve Soner'in balık tutmakta olduğunu gördük. Gelmemizden ve keyiflerinin yarıda kesilmesinden hiç de mutlu olmamış gibi bir halleri vardı. Önce ayaklarımızı buz gibi dere suyunda biraz rahatlatıp sonra şelaleye doğru yola çıktık. Şelaleye giden yol amazon ormanlarını aratmıyordu. Şelalenin yanında fotoğraflar alıp dönüşe geçtik. Akşam Toşi'de Cüneyt Abi tulum eşliğinde hepimizin adına birer mani söyleyip sürpriz yaptı. Sonrasında ise -nasıl ve neden diye sormayın verilecek bir cevabım yok- kendimizi "Arjantin Tango'nun Türk kültüründeki yeri" konulu akıllara zarar bir tartışmanın ortasında bulduk. Takriben 3 saat süren açık oturum tadındaki bu tartışma benim Sn.Ece'ye kafa atmama ramak kala neyse ki sona erdi. Ama yenilen pehlivan güreşe doymaz hesabı bir sonraki sabah Sn.Ece Arjantin Tango tartışmasının devamını talep etti. En son grupça Harmandalı öğrenmeye karar verip konuyu tatlıya bağladık. Çarşamba. Verçenik, yayla köyü, keçi peyniri, tereyağ. Denizden 75 km içeride, Çat Düzü'ne 15 km mesafede Fırtına Vadisinin en uzun kolu ve Kaçkarlar'ın en batı ucu olan Verçenik Yaylası'na, solda Kale Yaylası, Belalı Orman (bu ormandan ağaç kesenlerin başının dertten kurtulmadığına inanılırmış), Çiçekli Yayla ve Baş Yayla'yı, sağda ise Sıra Köy, Orta Köy ve Baş Köy'ü geçerek ulaştık. Grup 3000m ye doğru tırmanırken ben, Latife Abla, Serap Abla, Funda ve Nilgün'den oluşan küçük bir grup tembellik yapıp aşağıda kalmaya karar verdik. Aynı zamanda rehberimiz Ahmet Abi'nin annesinin de kaldığı yayla köyünde, önce birbirinden sevimli oğlakları sevdik sonra da bizi misafir edecek eve yöneldik. Yöre insanlarının yaz döneminde geçici olarak konakladıkları bu yayla evlerinin artık yaz bitiğinden toplanmak üzere olduğunu öğrendik. Ev sahiplerimizin kendi hazırladıkları keçi peyniri ve tereyağının tadına baktık hatta bir miktar da kendimiz aldık. Grubumuzun tepelerden inmesiyle dönüş yoluna koyulduk. Yolda Aşaköy içmelerine uğrayıp doğal maden suyunun tadına baktık. Pek çok hastalığa şifa olduğuna inanılan bu suyun gerçekten soda tadında olması (biraz paslı bir tadı olsa da) şaşırtıcıydı. Perşembe. Çat Köyü, muhlama, ocakbaşı. Artık geri sayımın başladığını hissettiğimiz gün. Toşi'de son günümüz. Çat Köyü'ne doğru yola çıktık. Burada bulunduğumuz süre içinde köylerin alıştığımız gibi olmadığını, yerleşim yeri olarak değerlendirilebilecek çok az alan olduğundan daracık yerlere evler kurup, birkaç evden oluşan topluluklara da köy adını verdiklerini gördük. Çoğunluğu sadece yaz döneminde hareketli oluyor. Çat köyü de bahsettiğim bu tanıma uyuyor. Doğa güzelliklerinin tam ortasında kurulmuş birkaç evden oluşmuş miniminnacık bir köy. İnsanları çok misafirperver. Bize muhlama ikram ettiler. Bu arada hep bahsettiğim muhlama peynir, un tereyağ, bazen de kaymakla yapılan, fondüyü andıran bir çeşit yemek. Biraz ağır ama oldukça lezzetli ve pratik. Köylülerin misafirperverliğine karşılık biz de odun kırarak onlara yardımcı olduk demek isterdim ama grubumuzun erkeklerinin bu konuda biraz yeteneksiz olduğu ortaya çıktı. Dönüş yolunda Hatice Abla bize etrafta bol miktarda gördüğümüz mantarları tanıttı, biraz da topladı. Kaşla göz arasında pazı ve fasulye yaprağı da toplamış. Akşam bize bunlardan dolma yaptı. Çok da lezzetliydi. Ellerine sağlık. Bir gün özellikle yemek yemek için Hatice Abla'nın evine misafir olma sözü aldım. Akşamımız sadece yemek yiyerek geçmedi tabi ki. Toşi'de geçirdiğimiz bu son gecede yine tulum konuştu. Ahmet Abi ve Latife Abla türküleriyle bizi coşturdu, biz de elimizden geldiğince onlara eşlik etmeye çalıştık. Latife Abla'nın sesini dinlendirmek için verdiği aradan istifade Of fıkraları anlatıldı. Ahmet Abi bütün akşam "Oy Poşili Poşili" diye türkü söyledi ama ben nedenini hiç anlamadım. J Cuma. Zil Kale, Ayder, Kavron, Kaplıca. Sabahın erken saatlerinde kahvaltımızı edip Toşi'den içimiz burkularak ayrıldık. İlk olarak Zil Kale'yi yakından gördük. Teptiğimiz horonlar yetmemiş olacak ki Zil Kale'nin önünde sabahın 07:00 sinde horon teptik. 2,5-3 saatlik bir yolculuğun ardından meşhur Ayder Yaylası'na vardık. Otelimize valizlerimizi bırakıp Kavron Yaylası'na doğru yola çıktık. Acar şoförümüz Ahmet Abi olmasaydı o yolu çıkabilir miydik bilmiyorum. 2250 m yükseklikteki Kavron Yaylası'na varıp birer çayla kendimize geldik. Sonra yokuş yukarı tırmanmaya başlayıp Deniz Gölleri bölgesine vardık. Öncelikle 2910 m'deki bir gölü, daha sonra ise 2950 m'deki Büyük Deniz Gölü'nü gördük. Tam bu sırada önce bir yağmur ardından şiddetli bir dolu yağmaya başladı. Biz de kendimizi korumak için bir araya toplanıp namaz kılacakmış gibi tek tarafa doğru saf tuttuk. Neyse ki dolu uzun sürmedi de kendimizi yokuş aşağı dönüş yoluna bıraktık. Ayder Yaylası'na geri döndüğümüzde hayatımın ilk kaplıca tecrübesini yaşadım. Suyun sıcaklığı oldukça bunaltıcı olsa da çıktıktan sonra inanılmaz bir gevşeme hissi veriyor. Bu yüzden de bütün akşam boyunca uyku halini üstümden atamadım. Ama Karadeniz'de geçirdiğimiz bu son gece için uykumu açmak için kendimi zorladım. Hepimiz poşiler alıp başımıza bağladık ve yemek yiyeceğimiz lokantada toplandık. Ayder hepimizin bu seyahatten önce muhakkak adını duyduğu bir yerdi. Belki de tek bildiğimiz yer olduğu için en çok merak ettiğimiz yer burasıydı. Ama tam bir hayal kırıklığı yaşadık. Karadeniz kültürünü tanımak, görmek, yaşamak için gidilen Ayder'in turizm merkezi haline gelmesiyle özünü kaybettiğini gördük. Mönüsünde Karadeniz mutfağına özgü yemeklerin bulunmaması, bangır bangır "bıdı bıdı çekirge" çalınması bizi acaba yanlış yere mi geldik diye düşünmeye götürdü. Bir işletme kurarken illaki şahısların ticari kaygıları vardır ancak kendinden uzaklaşarak sadece ticari kaygılarla devam edilen bir yapılanma eninde sonunda "bir gelenin bir daha gelmemesiyle" karşılığını kayıp olarak bulacaktır diye düşünüyorum. Umarım bu yozlaşma gördüğümüz diğer güzelliklere yansımaz. Biz yabancı olmamamıza rağmen son akşam başımıza poşiler takıp, horonlar oynamak hevesi yaşarken oranın yerlisinin de kendi değerlerini yaşatmak için biraz daha çaba harcaması gerekmez mi? Ama insan elindekinin değerini kaybetmeden anlamıyor sanırım. Alışveriş, çay fabrikası, dönüş. Cumartesi sabahı Ayder'de son alışverişlerimizi tamamlayıp yola çıktık. Rize'de Çaykur'a ait çay fabrikasını gezip her gün içtiğimiz çayın üretimi ve demlemenin inceliklerini öğrendik. Burada bize yardımcı olan Çaykur yetkililerine ilgilerinden dolayı teşekkür ederiz. Otobüsümüzün Çaykur Fabrikası'nın önünden bizi almasıyla Trabzon'da başlayan maceramız Rize'de bitti. Dönüş yolu uzundu. Düşünecek, hatırlayacak çok vakti oluyor insanın. Biz bu bir hafta boyunca yeşilin her tonunu, bambaşka bir kültürü, bulutlar ülkesini, bütün dünyadan kendimizi yalıtarak görme fırsatı bulduk. Bize bu fırsatı sağladığı için ve verdiği emek için Hasan Abi'ye, sıcaklıklarından, bu güzellikleri korumak ve tanıtmak konusundaki duyarlılıklarından dolayı Cüneyt Abi, Serhan Abi, Ahmet Abi ve Asım Hoca'ya kendi adıma ve bütün grubum adına çok teşekkür ederim. Bu tecrübeyi birlikte yaşadığım arkadaşlarım da bu kadar keyifli bir ortam yaşattıkları için kocaman bir teşekkürü fazlasıyla hak ettiler. Tekrar görüşmek üzere. Anlatılacak çok şey, anlatılamayacak da çok şey vardı. Elimden geldiğince anlatmaya çalıştım. Unutulan, atlanan olduysa, sürç-i lisan ettimse affola. Vildan Eskicioğşu
|
Duyurular |
Basından |
En Son Etkinlik |
Haftanın Elemanı Köşesi |