|
Aktivite Adı |
Aktivite |
Yer |
Tarih |
Yazan Çizen |
Foto |
|---|---|---|---|---|---|
Kampçı Kurbağa |
Mağara Keşif |
Düzce-Aksu |
08-09-2007 |
Vildan Eskicioğlu |
Volkan Eskicioğlu |
On küçük trekist yola çıktı, Onlar da bu raporu yazdı... (Agatha Christie'nin On Küçük Zenci adlı romanından uyarlamadır.) TARİH: 08-09 Eylül 2007 ÖNCESİ; CUMARTESİ; Cumartesi günü Göztepe Köprüsünden gruba katıldık. Bizi bir sürü uykulu göz karşıladı. Daha sonra Bostancı Köprüsünden grubun bir kısmını daha aldık. Kahvaltıyı Berceste'de yapmaya karar verip yolumuza devam ettik. Nerede olduğunu bilmediğimiz bu Berceste'ye ne zaman varacağımızı her soruşumuzda Yılmaz'ın cevabının "onbeş dakika sonra ordayız" olması bizi daha önce bir "satır et" vukuatı yaşadığımız için hiç şaşırtmadı. "Başkan bizi ramazana hazırlıyor, nefsimizi terbiye etmeye çalışıyor" deyip tepki göstermedik. Sonunda Berceste'ye varıp birşeyler yiyebildik. Bu arada Adapazarı'ndan 3 arkadaşımızı daha aldık. Bir sonraki durağımız alışveriş yapmak üzere durduğumuz Düzce Carrefour oldu. Daha önce yaşadığımız açlığın da etkisiyle bir sürü yiyecek aldık. Bir arkadaşımızın içmek için buğday birası alması "buğday birasının cinsel tercih üzerine etkileri" konulu küçük bir tartışma platformu oluşmasına neden oldu. Yılmaz, Funda ve Celal Abi de bu arada 21 kişilik devasa bir alışveriş yaptılar. Artık aç kalmayacağımız kesindi. Daha sonrasında Düzce'yi iyice bir belleyelim diye her sokağına girdik çıktık. Resmen kaybolmuştuk. Arka taraftan eğer aynı köprüden dördüncü kez geçersek, bonus alacağımıza dair iddialar yükselmeye başlamıştı ki sonunda yolumuzu bulabildik. Daha doğrusu Düzce'den çıkmayı başarabildik. Çünkü ikinci aşama olarak bir süre de yaylayı aradık. Ama bu durumdan hiçbirimiz şikayetçi olmadık çünkü artık doğa her iki tarafımızda kendini gösterip bizi büyülemeye başlamıştı. Sonunda Orman İşletmeleri'ni görüp yolu soralım dedik. Ama bizim "kamp" dememizle korucu da "hani izin?" dedi. Mevzu bir şekilde halloldu ama eğer olmasaydı da onların yerini istila etmeye karar vermiştik zaten. Yedi saatlik yolculuktan ve o manzarayı görüp temiz yayla havasını ciğerlerlerimize çektikten sonra bizi artık geri döndüremezlerdi. Bir süre sonra artık Balıklı Yaylasındaydık. Yılmaz ve Celal Abi bize uygun bir kamp yeri ararken biz de manzaranın tadını çıkartıp öğlen yemeklerimizi yedik. Hemen yan tarafımızda çalışan oduncuları biraz sorguya çektik. Kısa bir süre sonra Yılmaz ve Celal Abi kamp yerimizin bulunduğu haberiyle geldiler. Oraya gittiğimizde kamp ateşimiz yanmıştı bile. Bize de çadırlarımızı kurup ateş için odun toplamak kalıyordu. Acemiler olarak çadırlarımızı etrafa bakıp, "doğru yapıyo muyuz acaba?" tedirginliğiyle kurduk. Sonra da tüm ekip odun toplamaya girişti. Odun toplarken Yılmaz ve Volkan masa olarak kullanabileceğimiz ve başında elimizde çaylarımızla adeta kokteyl ambiyansı yaratabileceğimiz bir kütük bulup ateşin yakınına yerleştirdiler. Ateşin başında biraz soluklanıp çay kahve içtikten sonra çevreyi keşfetmek için kısa bir yürüyüş yaptık. Yolda oranın halkından bir teyzeyle karşılaştık. Teyze hayvanlarını aramaya çıkmıştı. Daha önce hayvanlarından birini "canavar(kurt)" kaptığı için endişeliydi. Sonraları bu canavar lafı iyice dilimize dolandı. Teyzeden etrafta neler olduğuyla ilgili biraz bilgi aldık. Bu arada teyzenin yaşına rağmen canlılık fışkıran cildine ve dimdik duruşuna imrenerek baktık. Biz laflarken teyzenin inekleri de döndü. O mutlu, biz mutlu yolumuza devam ettik. Keşif yürüyüşü sırasında fazla ormanın içine girmeden yoldan etrafı izledik. Keşiften döndüğümüzde temiz hava bizi iyice acıktırmıştı. Celal Abi kokoreç, Yılmaz da köfte yapacaktı. Fügen de makarna ve sosunu yapma işini üstüne aldı. Yeni ve minik ateşler yakılarak adeta dört gözlü bir ocak oluşturuldu. Malzemeler hazırlandı. Hepsi o kadar özendi ki hazırladıkları yemeklere, eldeki imkanlar kısıtlı olmasına rağmen hazırlanan yemekler 5 yıldızlı otel mutfağından çıkanları aratmadı. Bu arada kokoreççiyle köfteci müşterilerinin sayısıyla ilgili atışmaya başladılar. Sonunda herkesin yemeğini yediği makarnacının açık ara galip olduğuna karar verildi. Yemeğin üzerine Birsen'in pişirdiği Türk kahvesiyle keyif yapıldı. Evet evet Türk kahvesi. Dağ başındayız diye keyfimizden ödün verecek değiliz ya canım... Yemek faslı bittikten sonra herkes içkisini aldı. Ateşin başında sohbetler edildi. Şarkılar söylendi. Şiirler okundu. Çok keyifli vakit geçirdik. Ama bu kadar keyif yeterdi. Grubun bir kısmını bizim yerimize de şarkı söylesinler diye bırakıp bu defa da gece yürüyüşüne çıktık. Bir süre sonra yürüyüştekilerin sayısının gitgide azaldığını farkettik. Önden giden Fügenle Yadigar ve en arkadaki Yılmaz kaybolmuştu. Sonra Fügenle Yadigarın ışıklarını görüp rahatladık. Ama Yılmaz ortalıklarda yoktu. Kesin önümüze atlayıp bizi korkutmaya çalışacak dedik. Ama bir süre sonra geri döndü. Volkanla Erdal işlerini sağlama almak için Yılmaz'ı bizi korkutmaya çalışmaması konusunda uyardılar. Ciddi olduklarını göstermek için de ellerindeki sopaları salladılar. Ama bu uyarı yeterli olmamıştı anlaşılan. Yürüyüşe devam ederken, önce birkaç saat öncesine ait, hangi hayvana ait olduğunu anlayamadığımız ayak izleri gördük, sonra da etrafımızda hışırtı ve taş sesleri duymaya başladık. Sesleri Yılmaz'ın yaptığını düşündük. Suçlamalardan bunalan Yılmaz suçsuzluğunu ispatlamak için öne geçti. Ama tekrar bir taş sesi duyduk. Erdal bizi "kargadan başka alet kullanan hayvan yoktur " deyip teskin etmeye çalışsa da Ekin Yadigar'ı suç üstünde gördüğünü söyleyene kadar rahatlayamadık. Bu Yılmaz-Yadigar işbirliğiyle yaratılan heyecanı atlattıktan sonra kampa doğru yolumuza devam ettik. Kampa giden yola çıktığımızda aksiyon olsun diye ışıklarımızı kapatıp bir süre de yolumuza karanlıkta devam ettik. Işık kirliliğinden uzakta, sayısız yıldızın süslediği muhteşem bir gökyüzünün altında olmanın tadını çıkardık. Kampa döndüğümüzde grubu biraz yerleri değişmiş ama temelde aynı şekilde bulduk. Eğlence biz yokken de devam etmişti. Biraz daha ateş başında keyif yapıp çadırımıza döndük. Çadırımızı biraz eğimli bir yere kurup sonra da üşenip, Yılmaz'ın yerini değiştirmemiz konusundaki uyarılarını dinlemediğimiz için bütün gece çadırın içinde aşağıya doğru kaydık. Ama yine de güzel bir gece geçirdik. PAZAR; Pazar sabahı erkenden uyandığımızda Celal Abiyi ateş başında Mustafa Kaan'a "doğal hotdog" hazırlarken bulduk. Yüzümüzü kamp alanının biraz aşağısında bir oluktan akan buz gibi yayla suyuyla yıkayıp kendimize geldik. Celal Abi'nin bize de ikram ettiği "doğal hotdog" ve daha sonra adını "Düriye" koyduğumuz güğümde hazırlanan sıcak suyla yapılmış çayımızı içerek kahvaltıya kadar açlığımızı bastırdık. Feneri kaçta söndürdüklerini bilmediğimiz uykucu kamp arkadaşlarımızın uyanmasını beklemeye başladık. Zaman biraz geçip de birkaç kişiden başkası uyanmayınca Celal Abi Mustafa Kaan'a herkesi uyandırma görevi verdi. "Kalkın" diye bağırma, "kahvaltı hazırlanacak" diye bağırma, bir fincana çay kaşığıyla vurup gürültü çıkartma yöntemlerinden istediği verimi alamayan Mustafa Kaan sonunda "kahvaltı hazır" diye bağırarak herkesi uyandırmayı başardı. Kahvaltı menümüz de akşam yemeği menümüz gibi renkliydi. İştah açan nefis bir sucuklu yumurtanın yanı sıra Birsen'in hazırladığı değişik bir tarif olan közde domates içinde yumurtadan yedik. Biraz da çay kahve keyfi yapıp yola koyulduk. Pazar günü rotamız cumartesi günküne göre çok daha uzundu. Yürüyüş liderimiz Mustafa Kaan, artçımız Ekin olmak üzere kamp alanından gölete gidip oradan da ormanın içine girdik. Yol boyunca sık sık etrafımızdaki manzaraya hayranlığımızı dile getirme gereği duyduk. Göğe uzanan sık çam ağaçları iki tarafımızda yükseliyordu. Bazı yerlerde ise aşağı uzanan, ağaçların sıklığından dibini göremediğimiz yamaçlar görüyorduk. Ara ara ufak meyveli ya da çiçekli ağaçlar da görüp ne ağacı olabileceğine dair fikir yürütmeye çalıştık. Gölete vardığımızda biraz soluklandık. Ve etrafta kurulmuş olan tek tük baraka tipi evleri inceledik. Bir fırın görüp kendi ekmeğimizi pişirmenin hayalini kurduk. Bu arada göletin dibindeki bir çeşmenin haznesinde scubacı bir böcek(scuböcek) keşfettik. Arkasında minik bir hava kabarcığıyla suyun altına inen bu böceğin beş dakika boyunca suyun altında kalıp sonra tekrar nefes alıp tekrar suyun altına inmesini şaşkınlıkla izledik. Kampa döndüğümüzde çadırlarımızı ve eşyalarımızı toplayıp yola çıktık. Ama yine yolda kaybolduk. Sonunda doğru yola girdiğimizde fazladan yol gittiğini anlayan kaptanımız Şaban, bize Ankaralı Coşkun'un birbirinden "zarif" bayanlarla çektiği klipleri izletip ufak çaplı psikolojik bir travma yaşatarak intikamını aldı. Tadı damağımızda kalan bu harika kamp deneyimi de böylece ardında tatlı bir yorgunluk bırakarak bitti. Kampın bu kadar güzel geçmesini sağlayan tüm katılımcılara, her şeyimizle ilgilenen Yılmaz ve Celal Abi'ye, sabırla bizi taşıyan kaptanımız Şaban'a çok çok teşekkürler...Başka bir aktivitede görüşmek dileğiyle. Vildan Eskicioğlu Volkan ESKİCİOĞLU |
|---|
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
|---|---|---|---|
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
Duyurular |
Basından |
Haftanın Elemanı |