01/01/2007 Aladağlar    Semra Ulhanlı  , Foto Ayhan Karalom

 

 

 

 

 

 

 

           

 

29 Aralık Cuma akşamı ve biz panik içindeyiz. Hala ne yapacağımız belli değil. Hani şartlamasak kendimizi neyse, ama bi kere planladık ya İstanbul’da kalmayacağız diye, kalma fikri çok sevimsiz geldi. Hadi ailelerle görüş bir gün, en fazla iki gün ya sonra? Offff Yılmaz bişeyler yap!!  Derken bir telefon ! Diyorki Funda “Aladağlara’a ne dersin” fazla düşünmeme gerek kalmadı, ne zaman kötü geçtiki birlikteyken, tabiki evet! Yılmaz,dağ evinde kalan son iki odayı son anda bulup, rezervasyonu yapmış bile. Hemen oluşturduk dörtlüyü. Yılmaz, Funda, Ayhan ve ben. Harika!!! Hem ilk kez burayı görecek, hemde grupla gelecek sefere gelmek için keşif yapacaktık.

 

Aladağların adını duymakla birlikte açıkçası nerede ve nasıl bir yer olduğunu bilmiyordum. Bir de Bolu’da da Aladağlar varmış . Niğde aladağlar ise, Orta Toroslarda 1024 km2’lik bir yer kaplıyormuş,50 km uzunlukta ve 24-30 km genişliğindeymiş. Niğde’nin 40 km. güneydoğusunda ve Çamardı İlçesine bağlı olan Demirkazık zirveleri ise, görünce daha iyi anladım ki Aladağların en heybetli,en iddialı yüzü. 

 

Cumartesi gecesi benim evde buluştuk, sevgili Behiye de bizi uğurlamaya geldi. Akşam 22.30 gibi Yılmazın jeep’iyle yola koyulduk. Başta her şey gayet normaldi. Ben yolda sık sık dalıp gittiğim için tam olarak neresiydi hatırlamıyorum ama konuşmalarla uyandım. Etraf sis içindeydi, kar yağmur ne ararsan var. Bir de soğukki anlatamam. Gerçekten çok zorlu bir yolculuktu.Funda bütün gece şöförümüz Yılmazla sohbet edip ona eşlik etmeye çalıştı, Ayhan da yol ve yön konusunda destek verdi. Neyse 12 saat süren bu zor yolculuktan sonra en çok uyuyan kişi ben olduğum ve sürekli tepki aldığım halde; yorgun ve sersem bir halde kendimizi dağ evine attık. Saat 11.00 e geliyordu. Kahvaltı isteyip odalara çekildik.  İlk gün yorgunluk atmaya çalışarak geçti. Aaa bi dakika o gün yılbaşıydı değil mi, akşam var bide anlatacak. İçki içmek yasak olduğu için odalarımızdan birinde toplanıp, yanımızda getirdiğimiz sıcak şarabı kaloriferin üzerinde ısıtmaya çalışarak, musluk suyuyla rakı içerek ve kuruyemiş eşliğinde, birbirimize sarılarak ve yanımızda olmayan bazı arkadaşlarımıza dokunakları mesajlar yollayarak yeni yıla girdik.

 

Demirkazık Köyü’nde kaldığımız bu dağ evi 1550m. yükseklikte imiş. Demirkazık zirvesine ulaşmak için genelde Demirkazık Köyünü takip edip, 1,5 saatlik yürüme mesafesindeki Sokulupınar'da kamp kurar veya  4 saatlik yürüyüş mesafesi olan Arpalık yaylası ve Çimbar (Cimbar veya Cinbar da diyorlarmış) yolu ile Küçük Demirkazık zirvesinin kuzeyinden geçen yolu takip edip zirve yapıyorlarmış.

 

 

Demirkazık zirveleri küçük ve büyük Demirkazık olmak üzere 2 tane. Küçük olan 3100 m.  büyük olan ise 3756 m. Bakın sizin için bir alıntı yaptım:

 

KÜÇÜKDEMİR KAZIK (3100 m) : Arpalık kampından , pınarın hemen üzerindeki patikayı takip ederek kuzey yönünde sağa doğru yükselinir. Dar bir kaya aralığından Apışkar Vadisi'ne girilir. Bu vadinin sonurda bulunan kaya setinden kuzeye doğru devam ederek baca kısmına ulaşılır. Bacanın bitiminden sonra dik bir yükselmeyle zirveye ulaşılır. Süre 5 saat, zorluk derecesi III.

DEMİRKAZIK (3756 m) : Batı rotası için idaıl kapm yeri Arpalık'tır. Arpalık kampından hemen sonra güneydoğu yönünden yükselerek, çarşak bitiminden sonra kaya bloklrı arasında yükselinir. Rota son derece karışıktır. Amaç görülen yüzün arkasında bulunan kar kulvarına inmektir. Bu kulvarın bitiminden sonra zirveye ulaşılır. Süre 12 saat zorluk derecesi III.

 

Tabi fotomuz Ayhan, bolca resim çekti ve sitemizde mutlaka göreceksiniz ama dağları yakınında olup, görmenizi dilerdim. Bana önce dağ ortamı, ağaç, bitki, hayvanlar  vb.şeyler olmadığı için çok çekici gelmemişti, yani hiç etkilenmeyi beklemiyordum. Meğer  çok farklı duygular tadacakmışız :)

 

Ertesi gün dağ evindeki personelden bilgi toplayıp çevreye göz atmaya karar verdik. Sabah kahvaltısı sonrası Cimbar denilen ve uzaktan gerçekten de muhteşem görünen, iki dağın arasındaki  bir yarıktan girerek yürümeye başladık. Saat 14.00 gibi Funda rahatsız, ben de hafif kırıklık hissettiğimiz için oyunbozanlık yaptık. Geri dönmeye karar verdik. Yılmaz’la Ayhan dönmek istemediler.Biz onlardan ayrıldık ve dağ evine geldik.  Onlarda akşam 16.30 gibi geldiler. Bizi sinir ettiler tabi. Neler görmüşler neler, biz onarlı utandırmışız filan. Geldiğimizde kaza geçiren dağcıların haberini aldık. Dağ evinde bir telaş başladı. Zaten çim hokeyi milli takımının kampı da olduğu için otelde bayağı hareket vardı, buna akşama doğru jandarma, Akut ekibi, bölgenin resmi makamları, başka dağcı gruplar da katıldı.Ne yazıkki karanlık çökmeye başlamış, ekipler bir bir gelse de kurtarma operasyonu ertesi güne kalmıştı. O gece çok gergin geçti. Ertesi sabah Orkun, Elif ve Memet’in de içlerinde olduğu ayrı bir grup gelecekti, onlar da demirkazıklar’a çıkacak kamp yapacaklardı. Sabah onları karşıladık, biraz sohbet ettik.Onlar gittiler. Sonra biz aynı dörtlü, bu defa traktör yolundan başladık yürümeye. 4 saatte Arpalık denen bölgeye geldiğimizde yaklaşık 2100 m.deydik. Yürürken nefesimiz sık sık kesiliyordu. Çevreye göz attık. Aman Allahım! Sanki helikopterden çevreye bakıyordum. Dörtbir yana hakimdik. Konuşmadık bile. Uzun uzun ve büyülenmiş şekilde çevreye bakakaldık. 

 

Burada Orkun’ların grupla tekrar karşılaştık. 1 saat kadar sohbet edip, onları uğurladık ve akşam 16.00 gibi tekrar dağ evine döndük. Onlarla devam edemezdik çünkü, hava kararana kadar dönmemiz gerekiyordu. Dağcıların ikisinin öldüğü birinin de yaralı olarak kurtarıldığını öğrendik. Dağ evinde her şey normale dönmeye başlamıştı. O gece son gecemizdi ve yine odada sohbet edip, bu üzücü olayı atlatmaya çalıştık.

 

Dağlara tutkun olan, parmakları, bacakları donsa hatta kesilse bile dağdan vazgeçemeyen insanları anlamazdım eskiden, ama şimdi anlıyordum ki kesinlikle bu da bir tutku. Demirkazıkların eteklerinde durduğunuzda bir güç sizi çağırıyor adeta, daha ileri gitmek, çevreye taa yukarıdan bakmak istiyorsunuz. Her şeye hakim olmak, her şeye gücünün yettiğine ve yeteceğine inanmak, uçsuz bucaksız özgürlüğü içine çekmek, onu iliklerinde hissetmek, sessizlik, çok insanın olamayacağı bir yere adım atmış olmak, daha neler neler.

 

Bu arada size bir müjdem var, Yılmaz Başkan Aladağlar kampını yapacağımız  aktivitelerinin arasına aldı bile. Sizi bilmem ama ben asla kaçırmayacağım.  

 

Çarşamba oluvermişti ve bizi İstanbul’a dönüş stresi sarmaya başlamıştı. Vakitlice gidip, eve varalım diye kahvaltıdan sonra hemen çıktık. Yol kakara kikiri geçti.Eve ancak 22.00 gibi vardık.

 

Daha ne anlatayım bilmem, size sadece denemediğiniz bişey hakkında fikir yürütmeyin, peşinen yapmam/yapamam demeyin derim.  Trekistle gittiğim hiçbir yerden, yaptığım hiçbir şeyden mutsuz olmadım bugüne kadar ama inanın bu bambaşkaydı. Biz grup olarak bu defa farklı yerlere dağıldık ama şuna emin oldukki,  gönlümüz hep birbirimizi aradı ve bir şekilde buldu.

 

Sevgilerimle

Semra Ulhanlı

 


 

 

Soğuk bir Ocak sabahıydı. Cımbar kanyonu tepelere doğru yükseliyor, yükseldikçe de daha da güzelleşip dikleşiyordu. Sanki kocaman bir elin kanyona yerleştirdiği taşlar arasından akan sular donmuştu. Etrafta kurt ,tilki, tavşan izleri sık sık görülüyordu. Son bir tırmanıştan sonra beklenen ödül nihayet göründü. Demirkazık zirveleri bütün güzelliği ile tam önümüzde duruyordu. Duruyor durmasına ama meydan okur gibi. Öyle mağrur ve erişilmez ki insanı adete çağırıyor. İnsan ve dağın çekişmesi uzun zamandır sürüyor. Kimi zaman insan galip geliyor kimi zamanda bu dağlar çok can yakıyor.

Hava güzel, güneş tam üstümüzde sanki baharı andırıyor. Sanırım 3000 mt üstünde olmanın verdiği bir ağırlık var üstümüzde. Yinede bir gayretle çıkıyoruz Arpalık mevkiine.

Önce gözümüzü karlı dağ manzaralarıyla dolduruyoruz , ardından çantadakilerle midemizi. Sonrada birer cigara çıkarıp, hasret şurubunda da bir yudum alıp dostlarımızı yad ediyoruz.

Birer tane de onların yerine tüttürüyoruz. Aslında aktivitelerde sigara içmeyen ben burada canım istedi nedendir bilmem.

Aladağlar olabildiğine uzanıyor ünümüzde, sanki uzansak tutacak elimiz , seslensek duyup cevap verecek. Ayhan’la söyleşiyoruz. Ne dersin diyor Ayhan , buralara kadar gelmişken bir Trekist farkı yapıp çıkalım şu küçük demir kazığa. ??

Kimileri için dağların doruklarına çıkmak bir sevda, kimileri için yerin 7 kat altına inmek.

Kimileri için suyun altında olmak yada bir kanyonda yol almak. İnsanı yaşatan, büyüten, olgunlaştırıp güzelleştiren ,tutkuları sevdaları aşkları değil mi ?.

Ama bazı zaman hepsinin bir bedeli oluyor. Bedel bu ödemeden olmaz.

Bedel, bazen kar beyazlarda uzanan gencecik bir beden oluyor. Bazen de ardından ağıt yakan anaların yüreğinde ödeniyor.

Bedel ödemekten kaçılabilir mi ? Elbet kaçılabilir. Maceraya hayır dersiniz. Sizi çağıran kızılın beyaz çaldığı zirvelerden vazgeçersiniz. Aşkların sevdaların peşinden gitmesiniz. Onlar her ne kadar sizi çağırsa da. İçinizi yakan bir sızı olsa da.

Bunu bazen birilerini korumak adına da yapabilirsiniz. Karar sizin ve bizim dostlar.

Onlar ölümün tutku ve sevdalarını yaşarken tattılar, anılarda hep var olacaklar. Kısa ömürlerine rağmen belki de çok ama çok yaşadılar.

Sevgili Semra’ya güzel raporu ve emeği için teşekkürler. Sonraki aktivitelerde buluşmak dileğiyle.

Yılmaz